gözen
ne
demek?

15 Şubat, 2009 / 05:28
Evi toplarken lifimi, diş fırçamı ve sürekli kullandığım fincanı bilerek almadım yanıma. O kadar bendiler ki… O ben’i istemiyorum artık yanımda. Elinde olmadan yaptığı yanlışları da istemiyorum. Evden ayrılacağımı sanki bir haftadır biliyordum. Öyle bir toplanma haliydi yaşadığım… Hiç aklımda yokken daha, çerçevelerimi kaldırmaya başladım. Sonra elbiselerimi valizlere yerleştirdim. Belki yıllarca aramadığım insanları arayıp seslerini duymak istedim. Nasıl olduklarını sordum ve kendimi anlattım. Kendimi kendime de anlattım defterlerce. Benden oraya bir şeyler kalsın istedim ve en can alıcı sayfaları bıraktım. Özür bile diledim o beyaz sayfaların üstüne. Neden bilmiyorum. Pasta yapıp dağıttım. O’nun fotoğrafını yırttım. Her parçasıyla ayrı ayrı seviştim ve işim bitince sırtımı dönüp uyudum. Sabahsa kahvaltıda içtiğim çayın posasıyla beraber çöpe attım. Hiçbir şey kalmamıştı artık arkamda. Dün böyleydi. Bugün şehirden ayrılışımın birinci gün dönümü, iyi ki öldüm mü? yoksa iyi ki var mıydım?

Ben öldüm. Ölmeden bir hafta öncesini yaşadım fakat bugün. Yine sabah kalktım, üstümü değiştirmeden dışarı çıktım. Yanımda kalem ve kağıt vardı. Nereye gitmek istediklerini sordum, beklediğim cevabı verdiler. Bunu birbirimizi çok iyi anlamamıza verip ilk sokaktan denize yöneldim. Her zaman kalabalığından şikayet ettiğim yol bana öldürücü bir şekilde tenha geldi. Her köşesini ezbere bildiğim kaldırımlar yabancı geldi. Uçsuz bucaksız mavinin kokusunu duyduğum an durdum. Müziğim, hayallerim, üzüntülerim, deniz, bank ve ben yalnızdık işte. Oturur oturmaz aklıma o geldi. Önümdeki denize bakıp o’nu irdelediğim kadar kendimi irdelemeliydim. Bir kelime, sonra onun ardından cümleler ve onun ardından gözyaşı… Neye devam etmeliydim? Ben ne zaman kaybıydım ne de boş zaman meşgalesi. Sağımda solumda ne varsa yazdım kağıda. Noktayı koyar koymaz kalktım, evime döndüm. Bunların hepsi bir saat sürdü. Fakat kapıdan girdiğimde ayakkabılarımı bile çıkarmadan buzdolabına koşmama sebep olan eylem yirmi üç saatlikti… Sabahları bir yeşil elma ye demişti yaşlı bir amca, öyle yaşlı ki ölmeyi unutmuş gibi.

Ölümümün üstünden tam dört gün geçti. Öldüğümden beri hiç bu kadar hissetmemiştim bir şeylerin geride kaldığını. Başka bir hayatın merkezindeyim şu an. Ölmeden önce yaptığım gibi… Hayatın merkezinde olduğumu zannedişimden yakınırdı annem. Anne, hala öyleyim. Ardımda kalanlara zamanında verdiğim değer benimle birlikte kaybolup gitti. Biliyorum böyle değil, böyle söylememem lazım ama öyle olduğuna inanıyorum. Buradakilere de hep öyle anlattım. Daha bugün oyunların bensiz anlamsız olduğunu söyledim inanacak gibi olanlara. Bana “O hayatın azizliği.” cevabını verebilecek olanlara “Neden bütün istediklerim benim değil?” diye sordum. Bütün yorumlar ve cevaplar istediğim gibi olduğunda ise benim için yatma vakti geldi. Her uykumdan önce yaptığım gibi aynaya bakıp kendimle konuştum içimden. Kendimi kandırışlarımı beğenip beğenmediğimi sordum kendime. Ben, bana cevap bile vermedi. Sessiz kaldı karşımda. Tepkilerin en büyüğüydü yaptığı. Ben de bir şey demedim diyecek bir şeyim olmadığı için. Dişlerimi gıcırdattım önce, kavramadı ne kadar kızgın olduğumu... Gülümsedim ben de, anlamasın istedim bundan böyle.


Yine Didom'un ödevi üzerine, verdiği 3 cümleye uyacak şekilde yazıldı...

Etiketler: